Ana içeriğe atla

“Once you learn to read, you will be forever free.”
__Frederick Douglass

             Uzun zamandır bar filozofluğu yapmıyorum. Oysa en sevdiğim şeylerden biridir. Masada herhangi bir düşünce sorunuyla başlayıp uzadıkça uzayan ve yine masada sonlanan bu sohbetler tam olarak benim iklimime uyar, beni ölesiye mutlu eder. Herhalde en son bu işe kalkıştığımızda bir akşam üstü masada on kişi kadardık. Ortamı terk edip eve gitmek, kaçınılmazı erteleye erteleye gece yarısını bulmuştu. Hatırımda kalan, dış dünyamızın rüyalara yansımasından konu açıldığında her birimizin mutlaka dersten kalıp liseye/fakülteye geri gönderilme karabasanı olduğunun ortaya çıkmasıydı. Buna hâlâ çok gülerim. Bana göre en iyi bar filozofluğu masada iki kişinin olduğu ve diyalog şeklinde ilerleyen bar filozofluğudur. Bir zamanlar bu iki kişilik bar filozofluğunda beni mükemmel şekilde tamamlayan -çünkü ilgi alanlarımızın ortak ama fikirlerimizin farklı olduğu- bir arkadaşım olmuştu. Bu ender rastlanan bir şey, Capote'nin dediği gibi, “A conversation is a dialogue, not a monologue. That's why there are so few good conversations: due to scarcity, two intelligent talkers seldom meet.” Bu eski arkadaşımı bazen çok özlüyorum. 


-At the Bar, Henri de Toulouse-Lautrec-


              Bar filozofluğu özlemimi gideren müthiş iki kitaptan bahsetmek istiyorum şimdi. Bu kitapları mutlaka biliyorsunuz, ilki Arjantinli yazar Manuel Puig'in Can Yayınları'nca Nihal Yeğinobalı'nın tercümesiyle yayımlanmış olan Örümcek Kadının Öpücüğü. Derler ki, tek bir kitap söz konusu olduğunda bile en az iki kitap vardır ortada; yazarın yazdığı ve okurun anladığı. Böylelikle işin içine çeviri kitaplar girdiğinde tercümanın çevirisi için bir kitap daha hesaba katmamız gerekecek. Orijinal dilinden okumadım, ama öyle bağlandım ki bu kitaba, içinde kaç kitap barındırırsa barındırsın Örümcek Kadının Öpücüğü'nün bu basımının bana yazarın niyetiyle ulaştığını düşünüyorum. Bu kitap ikisi de esaslı birer "bar filozofu" olan, ancak sohbetlerini hapishanede birlikte kaldıkları hücrede yapmak zorunda kalan Molina ve Valentin karakteriyle gönlümü çaldı. Molina ve Valentin farklı cinsel eğilimlere ve bambaşka dünya görüşlerine sahip olmaları sebebiyle ne kadar zıtlaşsalar da birbirleriyle konuşmayı, bu konuşmayı hoş sohbete çevirmeyi başarabiliyorlar. İşte Molina ve Valentin arasındaki bu konuşmaların nihayetinde arkadaşlığa, yardımlaşmaya dönüşmesi bu yüzden. Diyebilirim ki, Örümcek Kadının Öpücüğü muhtaç olduğumuz insanlığa bir güzelleme ve tabi -her sohbet Molina'nın en sevdiği filmlerden birini anlatmasıyla başladığından- sinemaya! 

              Müthiş kitaplardan ikincisi bu bloga adını veren ve Can Yayınları'nın Kırkmerak serisinden, Sosi Dolanoğlu çevirisiyle Türkçeye kazandırılan Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın. Bundan yıllar önce birkaç arkadaş içinde kitapların, filmlerin ve hayallerin olduğu bir sayfa oluşturmuştuk Facebook'ta. İşte bu bloga ismini veren bu kitabı ilk olarak o sayfada keşfetmiştim. Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın'da Umberto Eco ve Jean Claude Carriere kitabın icadından günümüze kadar olan süreçte gelişen teknolojinin kitaba etkilerinin ve kitabın hayatta kalıp kalamayacağının tartışmasını yapıyorlar. Eco zaten dolup taşan bilgisi, başından gelip geçenleri aktarışı, hoş sohbetliği ve ince mizah anlayışı ile okuruna "bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim," dedirten bir yazar. Eh Carriere de ondan aşağı kalmıyor ve birlikte bar filozofluğuna yaraşır şekilde koyulaşan muhabbete dalıyorlar. Elektrik uzun süre kesintiye uğradığında e-kitabı kim ne yapsın, şöyle rahat rahat uzanıp sayfalarını arkaya katladığım kitabımın ergonomikliğine erişemeyeceksem tableti kim ne yapsın, dvd koleksiyonumu oynatıcısı olmayan bilgisayarlarla ne yapayım diye düşündüğünüz olduysa hiç, yalnız değilsiniz. Eco ve Carriere de bizimle aynı fikirde! Bu iki filozof teknolojiye sırtlarını dönmeden, teknolojinin katkılarını ve kolaylıklarını da göz ardı etmeden konuşuyorlar elbette, ama teknolojinin kitabı yok etmesindense teknolojinin -hızlı gelişimiyle- kendi kendini sürekli yenileyerek yok ettiğini vurguluyorlar. Bu konuda benim de söyleyeceklerim var! Bana kalırsa bir metni kağıttan okumakla ekrandan okumak arasında çok fark var. Bunu en bariz şekilde gece uykusundan önce okuma yaptığım sırada keşfettim. Elinizde kitapla uyuyakalabilirsiniz, ne de tatlı bir geçiştir bu, belki kurgu, rüyanızda hayal gücünüzün, bilinçaltınızın etkisiyle başka başka yerlere saparak devam eder, ama elinizde açık bir tabletle asla uykuya dalamazsınız. O elektronik aleti kapatıp uyuyacak olma zorunluluğu okuma sırasında bile, kitaba kendinizi ne kadar kaptırmış olursanız olun beyninizin derinlerinde bir yerde bir fikir olarak rahatsızlık vermeyi sürdürür. (Bu benim obsesif kompulsifliğimse, sabaha kadar tableti açık bırakabilmek rahatlığı onların çevre düşmanlığı!) Taşıma kolaylığına gelirsek, sanıyorum kalın kitaplar söz konusu olduğunda bu işi benim gibi yaparak çözebilirsiniz. Yani kitaba kıyıp onu parçalara ayırma ve katlayıp çantada, cepte taşıma. Görüyorsunuz ya, kitabı hiçbir şey yenemiyor. Tabi ki Eco ve Carrire de aynı fikirde.

                Dilerim bu iki kitabı benim kadar çok seversiniz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ev

Ev
Kollarını gökyüzüne kaldırıp güvercinlere doğru koşmaya başlıyorsun. Onlarcası kanatlanıp havalanıyorlar gelişinle, meydanı toz duman basıyor. Seni gözden yitiriyorum. Yerimden kalkıp gittiğin yöne doğru sık adımlarla ilerliyorum. Kaldırımda karşıma çıkıyorsun. Bir sokak köpeğini takip ederek yanımdan süratle geçip gidiyorsun. Ne kadar büyümüşsün. Eylül’ün yedisinde dört yaşına basacaksın. Gittikçe babana daha çok benziyorsun. Sana mavi gömlek ve boyu dizlerini aşan kısa bir pantolon giydirmişler. Saçların yandan ayrılarak taranmış. Çocuk parkındaki en güzel çocuk sensin.
Balonlarıyla çıkagelen satıcı aklını çeliyor; adamın önünde, ayakta dikili kalıyorsun. Hemen bir uçan balon satın alıyorum, cesaretle yanına ilişip “Merhaba,” diyorum; sesim yaşına inip çocuklaşıyor. Balonu sana uzatıyorum, bana doğru atılıyorsun, elin elime değiyor, hiç bu kadar yakın olmamıştık. Kalbim güm güm çarpıyor. Seni daha iyi görebilmek için güneş gözlüğümü çıkarıyorum; işte o zaman kim olduğumu anlamı…

İyi Kitap, İyi Edebiyat

“A library is infinity under a roof.”
― Gail Carson Levine


Merhaba,
Hayatta yapmayı en çok sevdiğim şey kitap okumaktır. Büyürken okuduğum kitaplar sayesinde algımı oluşturduğumu, bir anlamda kendimi yetiştirdiğimi düşünüyorum. Bana göre ilk gençlikte okunan kitapların üzerimizdeki etkisi geleceğimizi belirleyecek kehanetler gücünde. Bunu nasıl daha açık ifade edebilirim bilmiyorum, layıkıyla anlayamadığım bir kitabı okurken bile, içimde şimdiki zamanda belli belirsiz canlanan cümlelerin hayal gücümü etkileşime sokarak beni geleceğe bağladığına, bu sayede geleceğimi şekillendirdiğine inanıyorum. Bu yüzden yazarların, yazdıkları kitaplardaki insanların üzerimde hep emeği var. Yeni kitaplar beni hep heyecanlandırır. Kitaplar hakkında kendi düşüncelerimden başka diğer okurların ne düşündüğünü, anlatılanı nasıl algıladığını merak ederim. Okurlar arasındaki paylaşımın kişinin bakış açısına çoğaltıcı etki sağlayacağına inanıyorum. Aşağıda yer alan kitap seçkisi için yazdığım yorumları daha ö…

Bir Dilek

Lisedeyken çok zengindim. Ciddiyim :) Henüz faturalardan, market alışverişinden, kredi borcundan, sağlık giderlerinden vs haberimin olmadığı o gençlik günlerimde ailemin verdiği harçlıkla istediğim kitapları taksitsiz alır ve üstelik kitapçıya bile taksiyle giderdim. Bu sayede oluşturduğum kişisel kütüphanemle uzun süre mutlu ve güvende yaşadım. Ardından odamdaki raflarda tozlanan kitaplarla ilgili olarak fikrim değişmeye başladı. Her zaman başvurulacak başucu kitaplarım dışında, okuduktan sonra kitaplığa yerleştirdiğim ve yıllarca, -yani burası çok komik gerçekten- yıllarca orada durarak sararan sayfalar, bir daha okumayacağımı içten içe bildiğim, hatta kitap alma hastalığı yüzünden sürekli yenilerini eklediğim ve okunmayı bekleyen niceleri yanında tüm bu kitaplar ne ifade ediyor? O zaman bu yapay mutluluğun ve yersiz güvenin boşa olduğunu anladım. Böylece hepimizin varlığını bildiği, onayladığı, ama pek uğramadığı o müthiş yeri keşfettim: Halk Kütüphanesi! Sandığımın aksine içinde t…